Fantasia RPG
Hoş geldiniz!
Fantasia Rpg'ye üye olabilmek için, bir referansa ihtiyacınız var! Eğlenceye başlamanız için bir tanıdığınızın size kefil olması gerekiyor. Eğer Fantasia dünyasına katılmak istiyorsanız ve sitede referans alabileceğiniz bir üye tanımıyorsanız, Fantasia Dünyası'nın efendisi Dominus ile görüşüp şahsi referansını alabilirsiniz: jfr4ever@hotmail.com

Fantasia RPG

İyilerin iyi, kötülerin kötü olmadığı bir dünyada, benliğinizi koruyabilecek misiniz?
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Karşılaşma

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Calanthe J. September
Aer Öğrencisi / 1. Sınıf
Aer Öğrencisi / 1. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 87
Nume : 2778

MesajKonu: Karşılaşma   C.tesi Mayıs 14, 2011 7:17 pm

    Karanlık Canavar İle Mücadele dersinden çıktıktan sonra kendime oyalanacak bir şeyler aramaya başladım. Geçen bir kaç öğrencinin sahilden bahsettiğini duydum. Güneş neredeyse batmak üzereydi. Sahile yalnızca belirli zamanlarda gidilebiliyormuş. Şimdi ise açık olduğu nadir zamanlardan biriymiş. Bunu duyunca heyecanlanmıştım. Güneşin batışını izlemek her zaman rahatlatıcı olmuştu benim için. Hele böyle sıkıcı bir dersin ardından ilaç gibi gelirdi sanırım. Sahile yalnızca atlı arabalarla gidildiğini öğrenince atlı arabalara yöneldim. Güneş neredeyse batmak üzereydi. İçimde nedenini bilmediğim bir heyecan, neşe vardı. Genelde hep neşeli biri olmuşumdur. Ama bu sefer nedensizdi. Atlı arabalardan birine bindikten sonra sahilin yolunu tuttuk. Araba faytona çok benziyordu. Küçüklüğümde en sevdiğim şeylerden biri faytona binmek olmuştur. Şimdi faytonda rüzgarın etkisiyle saçlarım uçuşuyordu. Etrafın güzelliği ise hala büyülüyordu beni. Yaklaşık bir haftamı doldurmuştum burada. Her gün yeni bir şey, yeni bir yer keşfediyordum. Sanırım bu keşifler aradan bir yıl geçse bile devam edecekti. Büyülüydü bu ada nede olsa. Karşımda upuzun uzanan mavi denizi görünce daha bir mutlu olmuştum. Gerçekten çok hoş görünüyordu. Güneşin batışına yetiştiğimi görmek ise apayrı bir şeydi.

    Arabadan inerken elbisemin eteğini sıkıştırmıştım. Elbisemin uç kısmı biraz yırtılmıştı. Tabii sinir bozucu bir durumdu. Ama böyle bir manzara karşısında onu düşünemeyecek kadar büyülenmiştim. Kumsala vardığımda ayağımdaki ayakkabıları çıkarmıştım. Kumlarda yürümek çok hoş oluyordu, bence. Kumların rüzgarla hafif hafif uçuşması, güneşin batısı, kıyıya vuran küçük dalgalar ve ben. Denize ayaklarımı sokmak istiyordum, ancak burada da bir şeylerin olmasından korktuğum için bu fikrimden vazgeçmem çokta zaman almadı. Kumsala oturmaya karar vermiştim. Kumlara yavaşça oturdum. Hafifçe esen rüzgarla güneşin batışını izlemek çok rahatlatıyordu. Aklımdaki bir çok düşünce uçup gidiyordu. Dersin sıkıcılığını da unutmayı başarmıştım. ''Eski yaşamını unutmalısın Calanthe. Artık yeni bir başlangıç yaptın. Buraya alış.'' dedim kendi kendime. O sırada arkamdan birinin geldiğini duydum. Yani at sesleri duyuluyordu. Ancak kafamı çevirerek kim olduğuna bakmadım. Benim yanıma gelmeyeceğini umuyordum. Arkamdan gelene aldırmadan şarkı söylemeye başladım. Sesim fena sayılmazdı. Lisedeyken okul grubunda solistlik yapmışlığım vardır. Eski, güzel olarak hatırlayacağım anılardı bunlar. Arkamdan gelen ayak sesleri bir anda durmuştu. Belki de sesimi duyduğu için durmuştu. Arkaya bakmamak için kendimi zorlarken arkamdan geleninde kim olduğunu çok merak ediyordum. Arkama bakmadan şarkıma devam ettim. Bu şarkı beni çocukluğuma götürüyordu. Bir tür ninniydi aslında. Annemin küçükken her gece bıkmadığı söylediği o güzel ninni. Sesleri tekrar devam edince dayanamadım arkama döndüm. Ancak çocuk zaten yan tarafıma gelmişti. Yüzüne bakınca içim ürperdi. Onu görmeyi beklemiyordum.


En son Calanthe J. September tarafından Salı Mayıs 17, 2011 4:48 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Bernard Lapiere
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf / Sınıf Başkanı
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf / Sınıf Başkanı
avatar

Lakap : Rich, Fred.
Mesaj Sayısı : 45
Nume : 2780

MesajKonu: Geri: Karşılaşma   Paz Mayıs 15, 2011 4:51 pm


    Hayal meyal hatırlıyordu 18’lik delikanlı, küçükken geniş arazilere olan babasıyla birlikte tarlalara gittiğini. Bir saman yığınının gölgesine çömdüğünü, ağlamasın diye en güzel küheylanları getirdiklerini. Büyüyünce biraz daha, ekinlere bekçilik edenleri boş bırakmamak için koşarak gelirdi bu sarı buğdayların, diz boyuna eriştiği uçsuz bucaksız yere. Baharda sürüleri, tarladan geçirip dağlara götürürlerdi. Saçları uçuşan bir çocuktu o zamanlar. Çocuk güzel bir başıboşluktu onun için! Çobanların gelişlerini hatırlıyordu hala. Arka arkaya sürüler görünür, yeni otlaklara, serin dağlara çıkarlardı. Bozkırda çığ gibi akar giderdi hayvanlar. Arkalarında bıraktıkları toz, kilometrelerce yükselirdi havaya; tarlada saklanır, yanından geçerlerken tıpkı bir hayvan gibi onları korkuturdu. Atlar ürkerek şaha kalkar, binicileri ise bu ağa çocuğunu kovalamaya cesaret edemeyip geçerlerdi.

    Usulca kalem aldı eline, yazdı. Kalemi, iyice mürekkeplendikten sonra, turuncumsu bir renkte olan papirüse yazmaya koyuldu hikâyesini.

    "Gölün yukarısındaki tepede, yer yer sıvası dökülüp beyaz harçları çıkmış, üstü kalas kaplı bir ev vardı. Kapının yanında sarığa bir çan asılıydı, yemek vakti gelince bu çan inletirdi, evi. Evin ardında tarlalar, tarlaların ardında da kereste ormanı vardı. Evden iskeleye kadar bir sıra söğüt giderdi, civarda da başka söğüt ağaçları vardı. Ormanın yanından tepeye doğru bir yol çıkardı, bu yolun iki yanından kim bilir kaç kere karayemiş toplamıştı.

    Sonra bu ev yanmıştı. Ocağın üzerinde geyik ayaklarından kancalara asılı duran tüfeklerin önce dipçikleri tutuşmuş, sonra namluları yanmış, içindeki kurşunlar erimişti. Yanık tüfekler koca koca sabun kazanlarını yıkamakta kullanılan kül yığınlarının üzerine dururdu.

    Dedenize sorardınız;
    “Bunlarla oynayayım mı?” diye. “Olmaz derdi. Bunlar onun hâlâ tüfekleriydi çünkü yerine yenisini almamıştı. Ondan sonra artık ava da hiç çıkmamıştı.

    Sonra da, evi gene o yere yeniden yapmışlardı. Bu seferki tahtadandı, beyaza da boyamışlardı. Kapıdan bakınca söğütler görünüyordu, daha ileride de göl. Fakat bu sefer evde tüfek falan yoktu. Öbür evin duvarında geyik ayaklarına asılı duran tüfeklerin namlularını şimdi kül yığınlarının üzerinde duruyordu, kimse ellemiyordu.

    Yangından sonra, ormanda bir alabalık dalyanı tutmuştu. Dalyana iki yoldan gidilirdi. Ya vadiye inerek gölgelik bembeyaz şoseye çıkar, sonra yandaki keçiyolundan küçük çiftliklerin yanından yukarıya tırmanır, derenin karşı yakasına geçerdiniz; bizim dalyan hemen oracıkta başlardı. Yahut da koruların yanından diklemesine vurur, tepeyi aşıp çam ormanlarından çayıra iner, çayırdan da köprüden karşıya geçerdiniz.

    Dere boyunda kayın ağaçları vardı. Dere de öyle büyük bir dere değildi. Daracıktı, suları billur gibiydi, pek de hızla akardı. Yalnız kayın ağaçlarının kökleri altına giren yerlerden durgun havuzlar meydana gelmişti.

    Paris’in hiçbir yerini bu kadar sevmezdi. Ulu ağaçlar, atları kahverengi boyları, üstleri beyaz mermer badanalı eski zaman evleri, meydana dizilmiş duran otobüslerin yeşili, yerdeki kan kırmızısı çiçek boyası, katedralden caddeye inen o dik yokuş, dopdolu olan cadde, her zaman bisikletle geçtiği tek asfalt yol… Ve daha niceleri…

    Oturdukları ev çok odalıydı. Damlar, bacalar, şehrin bütün tepeleri ayaklarının altındaydı. Hâlbuki evlerinin dışındaki apartmanlarından yalnızca koru, bir de kömürcü gözükürdü. Kömürcü şarap da satardı, ama en kötüsünü! Onlar şaraplarını yeşil boyalı kooperatif mağazasından alırlardı. Hem iyi şaraptı, hem de ucuz.

    Üst tarafı mermer badanalı duvarlardan ve komşuların pencerelerinden ibaretti. Geceleyin sokağa bir ayyaş serilip, o inkâr etmeye çalıştıkları meşhur sokak halleriyle inlemeye, homurdanmaya başladı mı, komşular pencerelerini açarlar, bir konuşmadır giderdi.

    Bu apartmanı hiçbir yönden sevmiyordu Bernard. O, çiftliği, gümüş telli bir fırça gibi uzanan çavdar tarlalarını, arklardan hızlı hızlı akan o billur gibi suları, sonra kaba yonca tarlalarının koyu yeşilini severdi.

    Keçiyolu ta tepeye kadar giderdi. Yazın sığırlar geyikler gibi utangaç bir hal alırlardı. Hayvanların bağırışları, uğultu halinde gelirdi. Akşam güneş vurunca dağın ardından o sivri tepe olduğu gibi ortaya çıkardı. Sonra, ay aydınlığında keçiyolundan aşağıya iniş. İnsan, vadinin alacakaranlığında bembeyaz bir nokta halinde gözükürdü.

    Irgatlardan aklı az buçuk noksan bir çocuk vardı, çiftliğe onu bırakıp giderlerdi. Bayağı bir de tembih ederlerdi çocuğa, her mevzuu. Çatal çiftlikte pis bir ihtiyar vardı, işte eskiden onun yanında çalışırdı…”

    Sıkıldı, ağrıyan ellerini dinlendirmek için bir ara vermesi gerektiği konusunda, aklıyla kesin bir mutabakata vardı. O sırada, birkaç Terra kampı öğrencisinin bir yere gittiklerini gördü. Sonradan öğrendi ki, nadiren Magia Adası’nın sahiline gezi izni verilirmiş. Ve şimdi de o nadir zamanlardan biriymiş. Ayaklandı. Sahile uygun kıyafetler giydikten sonra toplulukların peşine takılarak, batmakta olan güneşe ufak bir göz kırpmayla ilerlemeye devam etti. Meğer mensubu olduğu okul o kadar teknolojikmiş ki sahile at arabalarıyla gidiliyormuş. At Arabalarına bindi ve tökezleye, hoplaya, zıplaya –ki yolda iki kere kusmuştu- sonunda varabilmişti sahile. Ama değerdi, en azından kafasını toplamalıydı. At Arabasından inerken, kendisini 1864’te hissetti sanki. Garip bir duyguyla irkilmişti. Umursamadı.

    İleriden, sesi hiç de fena olmayan bir ses geldi. Bir kız sesi, ince, nazik… Tanıdık ninnilerden birini söylüyordu sanki. Sesi takip etti, ayakkabısının sesi her ne kadar bariz olsa da, bakmamakta ısrar etti kız. Ama sonunda, döndü. Ah, olamaz! Tam ciğerinden vurulmuştu sanki. Birkaç gündür, izlediği, güzel yüzlü, hava kullanıcı Calanthe J. September’dan başkası değildi bu. Kalbi garip bir şekilde atıyordu, içi titredi. Fakat samimiyetle, kızın yanına çömerek usulca fısıldadı: “Merhaba, ben Bernard Lapiere. Toprak Kullanıcısı.” Gülümsedi, mesuttu, sebepsiz…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Calanthe J. September
Aer Öğrencisi / 1. Sınıf
Aer Öğrencisi / 1. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 87
Nume : 2778

MesajKonu: Geri: Karşılaşma   Ptsi Mayıs 16, 2011 6:49 pm

    Şimdi, o yakışıklı delikanlı yanımda oturuyordu. Fısıltıyla “Merhaba, ben Bernard Lapiere. Toprak Kullanıcısı.” dedi. Bernard'ı unutmasına imkan yoktu. Nasıl unuturdu bir zamanlar deliler gibi hoşlandığı bu çocuğu? Evet, yaklaşık bir yıl önce Drays'tan sonra onu etkilemeyi başaran tek erkek o olmuştu.

    O güne dönmüştü. Bernard, Calanthe'nin karşı sınıfındaydı. Bir aralar ona olan hayranlığı delilik derecesine gelmişti. Öyle ki, kendi arkadaşlarını bırakıp o sınıftan arkadaşlıklar kurmaya başlamıştı. Bernard'ı görebilmek içindi bu çabası. Başarılı da oluyordu. Her zaman başarılı bir öğrenci olduğu için birkaç kişiyle soru çözerdi tenefüs aralarında. Bernard'ı görme çabalarıydı bu. Onların sınıfla yakın bir bağ da kurmuştu. En yakın arkadaşları bir süre sonra o sınıftan, Bernard'ın da yakın arkadaşı olan kişilerdi. İçten içe derin duygular beslemeye başlamıştı Bernard'a. Onu tanımaya başladıkça daha da bağlandığını hissediyordu. Calanthe, her zaman için içindeki duyguları saklamayı başaran biri olmuştur. En sinirli olduğu anlarda bile bunu gizlemeyi başarmıştır çoğu zaman. O zamanda Bernard'a olan duygularını gizlemekte zorluk çekmemişti. Belli bir zaman sonra en yakın arkadaşına Bernard hakkında hissettiklerini söylemeye karar vermişti. Sanırım dünyanın en şanssız kızı oydu o gün! Cassandra'ya hissettiği yoğun duygulardan bahsetmek için sınıfa giderken yanında Bernard'ı görmüştü. Ama bozuntuya vermemişti. Onlar zaten sürekli yan yana olurlardı. Konuşmaya daldığında Cassandra'nın sevinçle ''Bernard ile birlikteyiz.'' demesiyle donup kalmıştı Calanthe. Beklemiyordu böyle bir şeyi. Kim beklerdi ki? Uzun süredir aklını kemiren duyguları en yakın arkadaşıyla paylaşıp, bir nebze de olsa rahatlamayı planlıyordu. Bu olanları daha önce anlatmış olsaydı Cassandra'ya belkide başına bunlar gelmeyecekti. Hala bu konuda bir pişmanlık duyardı içinde. Hey neyse, bu olaydan sonra Bernard'a yaklaşmasına imkan yoktu. Hatta tek dostunun sevgilisine karşı öyle duygular hissetmeye hiç mi hiç hakkı yoktu. O zamandan sonra daha da içine kapanık biri haline gelmişti. Dostunun mutluluğu ona cehennem azabı veriyordu. Gözünün önünde onları yan yana görmeye bile tahammülü olmazdı. Klasik filmlerin kurgusuna benzerdi yaşadıkları. Filmlerde karşılaşılan durumlar, işte sen benim en yakın arkadaşımın aşkısın tarzında. Aradan birkaç ay geçtikten sonra ise Calanthe'nin hisleri unutulmaya yüz tutmuştu. Artık eskisi gibi değil, sadece arkadaşının mutluluğunu ister olmuştu. Zaten çoğu zaman sevdiklerini kendinden önceye yerleştirirdi. Bernard'ın tam olarak ne yaptığını bile bilmese de Cassandra'yı ağlatmıştı. Onu ilk kez bu denli ağlarken görünce dayanamamış, Bernard'a sataşmış, hesap sormuştu. Onun gözlerine bakınca gizli bir yerde saklanan duyguları tekrar su yüzüne çıkmıştı. Ona bağırırken durduk yere dayanamamış, ağlarken bulmuştu kendine. Okul hayatı boyunca ilk kez birine karşı sesini yükseltmişti. Hiç bir sebep yokken kırılmıştı. Böyle garip biriydi işte Calanthe.

    Tüm bu düşünceleri kafasından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Eski duygularının tekrar su yüzüne çıkmasını istemiyordu. Ne olursa olsun Bernard onu istemezdi. Zaten Cassandra'yı bir daha görmeyecek olsa bile böyle bir şeyi yapamazdı ona. Bir çok anıları vardı, sayısız. Yüzünü Bernard'a çevirerek uzun zamandır görmediği, onu derinden etkileyen o gözlere baktı. Toprak kullanıcısı olduğunu söylemişti. İçinden keşke diye geçirdi Calanthe. Daha fazla susmamaya karar vererek konuşmaya başladı; ''Merhaba. Elementini bilmiyordum. Ben de Hava Kullanıcısıyım. Görüşmeyeli uzun zaman oldu.'' dedi gülümseyerek. Çocuğun gülümseyişi içinde bir şeyleri harekete geçirmeye başlamıştı bile. İçi titriyordu heyecanla. Güneş tamamen batıyordu artık. Hava kararmaya başlamıştı.


En son Calanthe J. September tarafından Salı Mayıs 17, 2011 4:48 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Bernard Lapiere
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf / Sınıf Başkanı
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf / Sınıf Başkanı
avatar

Lakap : Rich, Fred.
Mesaj Sayısı : 45
Nume : 2780

MesajKonu: Geri: Karşılaşma   Ptsi Mayıs 16, 2011 7:18 pm

Ah, nasıl bir saçmalıktı bu. Adını niye söylemişti ki? Zaten biliyordu adını, emindi. Eskiden çıktığı kızın en yakın arkadaşı ve her ne kadar itiraf etmek istemese de; şey, neyse… Uzatmaya değer bulmuyordu ki kızın en içten, en samimi, içini güneş gibi eriten gülümsemesiyle söylediği sözü duydu kulaklarında. ''Merhaba. Elementini bilmiyordum. Ben de Hava Kullanıcısıyım. Görüşmeyeli uzun zaman oldu.''Katılmaktaydı. En son görüşmelerini hatırladı ki hatırlamaz olaydı keşke. Muzip, çocuğumsu, tatlı bir gülümseme ile sallayıverdi sözünü. “Kesinlikle uzun zaman oldu. Son görüşmemiz pek hayırlı değildi. Bana bağırıp durmuştun ardından da sanırım bir tür krize girmiştin, şey, ben gerçekten o gün için özür dilerim. Hâlâ özür diliyorsam pişmanlığımı anlamışsındır herhalde.” Affedilmeye muhtaç bakışlarla bakmaktaydı ki kıza, ruhunun en derinlerinde parlayan bir ışık hissetti, garipçe.

Aslında bu ışık, şu anda toprak altında olan ve veremden hayata gözlerini yummuş ninesinden başka hiç kimse değildi. Ne zaman hissiyatları gerçek olsa, gözlerinin önünde, ona her zaman nasihat veren, doğru yolu gösteren ninesi belirirdi hep. Evlilik yüzüğünden başka süsü olmayan ihtiyar, solgun elleri, koyu renkleri, ağır bir etekliğin pileleri arasında dinlenirdi hep. Üzerinde dik yakalı, vücuduna sımsıkı oturmuş, gümüş rengi bluzlar olurdu. Bluzlarının çocuğu arabesk kadife parçalarıyla işlenmiş hâlde, ya üstünü ya da gardırobunu süslerdi. Kadının anlatılamayacak kadar ince, tatlı, zayıf olan küçükbaşı, bu ağır ve yumuşak kumaşların içinde büsbütün anlam kazanır; insanın içini acıtan, bu dünyadan olmayan bir nitelik kazandırırdı. Ensesinde bir topuzla toplanan açık kahverengi saçları düz taranırdı. Yalnız alnını sağına düşen bir kâkülü mutlak bulunurdu. Sağ gözünü üzerinde, dikkati hemen oraya çeken solgun mavi bir damarcık kıvrılırdı. Yüzüne insanın rahatını kaçıracak biçimde hâkimdi bu damar. Hatta kadın konuşmaya başladığında daha çok belirirdi. Yalnızca gülümsediği zaman yüzü tuhaf, insanı düşündüren, sıkıntılı, üzüntülü bir durum alırdı. Fakat kadın yine de konuşur, gülerdi. Rahat ve içten konuşurdu hep. Biraz yorgun bakan, bazen kapanmak bile isteyen, köşeleri ince burun direğiyle gölgelenen gözleri hep gülerdi ama. Dudakları solgundu, alnı kırışıktı. Çoğu zaman kesikçe öksürür, hemen mendilini ağzına götürür, mendili incelerdi. Her öksürdüğünde, kafasında üç beş tahtası eksik olan dedesi –ki yanmış tüfekleri kullanmakla meşgul olurdu- bağırırdı her nerede bulunursa bulunsun. “Öksürme Gabriele" Bu sesi duyunca yaşlı kadın, hemen usulca sandalyesine sokulur, bahçedeki laleleri, menekşeleri koklamaya devam ederdi. Bir gece ansızın öldü, sessizce, sakince…

Brus! Ne diye manevi duyguları hat safhadaydı ki? Muamma. Kızın gözlerinin içine baktı usulca. Ne diyeceğini bilemiyor gibiydi ama ninesi ona bir işaretti aslında. Önce biraz geveledi ağzında. Sonra denize baktı, ufukta bakmakta olan turuncumsu güneşe, etrafa, kumlara, kendi elementi olan öteberideki orman toprağına… Büzüldü, dizildi, gözlerinin içine baktı kızın. “Garip hissediyor musun Calanthe? Her zamankinden de garip?”

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Calanthe J. September
Aer Öğrencisi / 1. Sınıf
Aer Öğrencisi / 1. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 87
Nume : 2778

MesajKonu: Geri: Karşılaşma   Salı Mayıs 17, 2011 5:03 pm

    “Kesinlikle uzun zaman oldu. Son görüşmemiz pek hayırlı değildi. Bana bağırıp durmuştun ardından da sanırım bir tür krize girmiştin, şey, ben gerçekten o gün için özür dilerim. Hâlâ özür diliyorsam pişmanlığımı anlamışsındır herhalde.” dedi. Yüzüme affedilmeyi dileyen bir şekilde bakıyordu. Zaten onun bir suçu yoktu. Bağırmamın nedeni içime attıklarımın bir anda dışıma yansımasıydı. Bir an kendimi tutamamıştım, fırsatı da bulmuşken. Elimden geldiğince bağırmıştım. Bütün öfkemi ondan çıkarmaya çalışmıştım. Çok kızgındım ona. Hala o kızgınlığı içimde hissediyordum. Kısa bir öfke dalgası gelip geçti vücudumdan. Yalnızca güneşin batışını izlemeye vermiştim kendimi. O da aynısını yapmıştı. Ona gerçek anlamda bakabilmek istiyordum, ama kendime engel olacaktım. O bana yasaklıydı. Geçmişte unutulup giden o hislerin tekrar gün yüzüne çıkmasını istemiyordum. Cassandra'yı bir daha görmezdim. Zaten son 5-6 aydır konuşmamıştık da. Ne olursa olsun bazı kurallarım vardı. Bir zamanlar tek dostumun sevgilisiydi. Bu tür duygular aklıma geldikçe kötü hissediyordum. Bir an kalkıp gitme fikri aklımdan geçse de engel oldum. Bütün gece orada oturmak istiyordum. Zaten kolay kolay uyuyamazdım. Magia Adası'na geldiğimden beri aynı kabusu görüp duruyordum. Uyumak benim için güçken, artık imkansız olmuştu. Bütün gece burada oturmamın da bir sakıncası olduğunu sanmıyordum. Nede olsa bu ada fazla güvenliydi.

    Gözlerime bakarak “Garip hissediyor musun Calanthe? Her zamankinden de garip?” dedi. Bunu tam olarak hangi anlamıyla sorduğunu çözememiştim. Her ne olursa olsun, her açıdan garip hissettiğim ortadaydı. Bu adaya geldiğimden beri garip hissediyordum zaten. Bernard ile konuşmak için can atarken buldum kendimi. Sesini bile özlediğimin farkında değildim. Çoğu zaman dinlendirici bir nitelik taşırdı ses tonu, yumuşak, kadifemsi. ''O kadar karışık ki her şey, bu ada, duygularım, dersler, geçmişim. Her şey fazla garip. Bu ada da mutlu muyum, onun bile farkında değilim. Öte yandan her ne kadar kötü bir geçmişimizde olsa, tanıdık birini görmek gerçekten çok güzel bir duygu.'' dedim gülümseyerek. Gözleri içime işliyordu. Korktuğum şey başıma geliyordu. Bir zamanlar olduğu gibi yine kendi ışığıyla içine çekiyordu beni. İçimden ''Kendine gel.'' diyerek toparlanmaya çalıştım. Pek etkili olduğu söylenemezdi. Aklımdaki düşünceleri uzaklaştırmaya ne kadar yardımcı olacağını bilmesem de küçük bir esinti yarattım. Saçımın esintiyle savruluşu biraz dağıtmıştı aklımı. Güneş tamamen batmıştı artık. Deniz karanlığa gömülmüştü, bizde öyle. Karanlıkta oturuyorduk. Havanın tatlı esintisi yüzümü okşadıkça aklımdaki cevaplanmayı bekleyen sorular su yüzüne çıkıyordu. Kendimi tutamayarak ''Sevmiş miydin onu? Gerçekten?'' diye sordum. Bir an utançtan yanaklarım kızarmıştı. Hava karardığı için görmediğini umuyordum. Neden böyle bir şey sormuştum? Bana neydi? Beni ilgilendirmiyordu bu. Sevmiş veya sevmemiş ne fark ederdi ki? Bana karşı bir şeyler hissetmediği ortadaydı. Bu konuları deşerek kendimi sinir etmekten başka yaptığım bir şey yoktu. Yine de söz ağzımdan çıkmıştı bir kere, telafisi yoktu. Merakla cevabı beklemeye koyuldum. Bu sırada artık onun gözlerini göremediğimi fark ettim. Bu iyi bir şeydi tabii. Hava baya kararmıştı artık. Yüzünü bile zor görüyordum neredeyse. Denize Ay'ın yansıması vurmuştu. O kadar güzel bir manzara ki, kelimelerle bunları anlatmam mümkün değil. Her gece Ay'a bakarak dileklerde bulunurdum ben. Ay benim sırdaşım olmuştu çoğu zaman. Ben manzaranın büyüsüne kapılmış bir vaziyetteyken Bernard'ın sesiyle tekrar bakışlarım ona yöneldi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Karşılaşma
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Fantasia RPG :: Magia Adası ve Büyü Okulu :: Sahil-
Buraya geçin: