Fantasia RPG
Hoş geldiniz!
Fantasia Rpg'ye üye olabilmek için, bir referansa ihtiyacınız var! Eğlenceye başlamanız için bir tanıdığınızın size kefil olması gerekiyor. Eğer Fantasia dünyasına katılmak istiyorsanız ve sitede referans alabileceğiniz bir üye tanımıyorsanız, Fantasia Dünyası'nın efendisi Dominus ile görüşüp şahsi referansını alabilirsiniz: jfr4ever@hotmail.com

Fantasia RPG

İyilerin iyi, kötülerin kötü olmadığı bir dünyada, benliğinizi koruyabilecek misiniz?
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 1. Toprak Dersi || 1. Sınıflar

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Diora Maedhros
Admin / Toprak Kullanıcısı / Toprak Profesörü / Terra Bölüm Başkanı
Admin / Toprak Kullanıcısı / Toprak Profesörü / Terra Bölüm Başkanı
avatar

Lakap : Lakap mı? Göçük altında mı kalmak istiyorsunuz?!
Mesaj Sayısı : 45
Nume : 2770

MesajKonu: 1. Toprak Dersi || 1. Sınıflar   Ptsi Mayıs 09, 2011 5:15 pm

Birkaç kez kırpıştırdı gözlerini. Güzelce şekillendirmiş olduğu tırnaklarıyla masasına ritim tutmaya bir süre daha devam ederse, çileden çıkacağını hissediyordu. Ayağa kalkıp sıkıntıyla bir nefes aldı ve dersliğin penceresine ilerleyerek dışarıyı seyretmeye başladı. Ellerini dayadığı pencere pervazının soğukluğu onu biraz rahatlatmıştı. Dışarıya dikkatlice baktığında, dersliğine doğru tek sıra halinde yaklaşmakta olan çocukları gördü. Bazılarının elinde klasik ve hiçbir işe yaramayan ders araç gereçleri vardı, birkaçı ellerini kollarını sallayarak ilerlemekteydi. Birinci sınıflar kişiliklerini her yıl ilk derste mucizevi bir şekilde ortaya koymayı başarabiliyorlardı. Sıranın arkalarında ilerlemekte olan bir kız, yumruk yaptığı elinin içinde toprak tutuyordu. Şaşırtıcı. Genellikle çok az öğrenci toprak dersliğinde ilk dersin toprakla ilgili olacağını akıl edebilecek kadar akıllı olurdu. Hepsinin suratlarında o görmeye alışkın olduğu yılgın ifade vardı. Birinci sınıfları, ailelerinden koparılıp buraya getirilmenin şokunu atlatamamış oldukları için her zaman diğerlerine göre daha itici bulurdu. Zaman zaman onlara acırdı, hatta bazılarını öz çocuğu gibi gördüğü de olurdu ama karamsar ruh halleri Diora'yı birkaç saat içinde hayatından bezdirmeye yetiyordu. Yapacağı klasik giriş konuşmasını aklından geçirdiğinde, suratına hafif bir gülümseme yerleşti.

Dersliğin kapısının tıklatıldığını duyunca, derhal ifadesini ciddileştirip, çenesini yukarı kaldırdı ve dondurucu soğuklukta bir ses ile "Girin!" diye bağırdı. Kapı açıldı ve birbirini andıran tedirgin surat ifadelerine sahip bir grup genç, profesörlerine nasıl bir ifade ile bakmaları gerektiğini bilemediklerinden mahçupça, derslikteki taburelere doğru ilerlemeye koyuldular. "Bu sene az kişi gelmiş." diye mırıldandı sessizce. Belki onun için mücevher değerinde olan toprak kullanıcılarından birkaçı yine muhafızların dikkatsizliği yüzünden ilk testte boğularak ölmüştü. Böyle kayıplar hep yaşanırdı, kimse bu tarz şeylerden onu haberdar etmese de Diora her yıl sergilenen sahneleri gözünde canlı bir şekilde canlandırabiliyordu. Genç bir kızken, o da aynı testlere tabi tutulmuş ve sonra artık hayatının tümünü oluşturmakta olan bu adaya getirilmişti. Toprak kullanıcılarının taburelerine yerleşmesini sabırla bekledikten sonra pencerenin önünden ayrılarak üzeri gereksiz notlar, tüylü kalemler ve parşömenlerle dolu masasının önüne geçerek, masaya dayandı. Kollarını birbirine dolayıp başını hafifçe sağ yana doğru eğdikten sonra tek tek öğrencilerinin suratlarını inceledi. Nefret, korku, gerginlik, utanç ve daha nice olumsuz duygunun arasında, içeride bir tane bile pozitif düşünce olmadığını fark ederek kaşlarını çattı. Ellerini iki yanına açıp öğrencilerinin hepsini kapsayacak bir açı oluşturdu ve ardından "Terra sınıfı! Bu nasıl bir hüsrandır? Sizler özel güçlere sahip olduğunuz için bu cennet gibi adaya getirilmeye hak kazanmış olan şanslı gençlersiniz. Ailelerinizden ayrılmışsanız ne olmuş? Zaten hiçbiri sizdeki asil cevherin farkına varamamıştı ki!" dedi coşkuyla. Sözleri sınıftaki gergin atmosferi biraz dindirdi, hatta birkaç öğrencisinin yüzünde hafif tebessümlerin oluşmasını sağladı. Eh, başlangıç için hiç de fena sayılmazdı. En azından şimdiye kadar içlerinden hiçbiri ağlama krizine girmemiş veya dersliği terk etmeye yeltenmemişti. Belki de yeni gelen toprak kullanıcıları, bir önceki devredekiler kadar illet olmazdı. Tekrar onları karşıladığı zamanki ciddi ifadesini takınarak "İsmim Profesör Maedhros. Magia Adası'nda eğitim göreceğiniz üç yıl boyunca, elementinizle ilgili büyüleri benim dersimde öğreneceksiniz. İçinizden kendini daha fazla geliştirmek isteyenlerle bir yıl daha fazla birlikte olabileceğiz ama dördüncü senesinde burada olanların derslerine girmeyeceğim. Buradaki ortamın ve kişilerin sizler için çok yeni olduğunun farkındayım ve kısa süre içerisinde yeni hayatınıza alışmanızı ve derslerinize odaklanmanızı diliyorum." dedi.

Dersliğin kapısının yanında duran saksı çiçeğine doğru ilerledi, saksıyı zarif bir şekilde yerden alırken de sözlerine devam etti. "Ben Terra Kampı'nın bölüm başkanıyım ve bu, bu derslikte bulunan her bir öğrencinin benim sorumluluğumda olduğu anlamına geliyor. Elimden gelen her konuda sizlere yardımcı olacağım. Eğer kurallara uyan, saygılı ve çalışkan öğrenciler olursanız, buradaki hayatınızı cennette bir tatil gibi yaşamanıza yardımcı olurum fakat yaptığınız en ufak bir yanlışın bedelini, ben bölüm başkanınız olduğum için ağır bir bedel ile ödersiniz." Son kelimeleri özellikle tehditkar bir ton ile vurgulamıştı. Terra öğrencilerinin onun ne kadar ciddi olduğunu anlamasını istiyordu. Dersliktekilerin ifadelerine bakılırsa, istediği etkiyi başarılı bir şekilde yaratmıştı. Tekrar geçip masasının önüne dayandı ve elindeki çiçek saksısını havaya kaldırarak "Toprak, yaşamın ve ölümün elementidir. Azmin, sağ duyunun ve huzurun temsilcisidir. Cömerttir, fedakardır ve ona verdiğiniz her şeyin karşılığını fazlasıyla alırsınız. dedi. Öğrencilerinin gözlerindeki o hayran parıltıyı rahatlıkla görebiliyordu. İçerideki herkes, Diora ve tüm öğrenciler, toprağı seviyor, ona saygı duyuyordu. Gülümsedi, bir süre önceki gergin halinden eser kalmamıştı. Hızlı adımlarla tekrar penceresinin önüne gidip, dersliğin önündeki toprak araziye göz attı. Tekrar kapıya doğru ilerledi, elindeki çiçek saksısını aldığı yere bıraktı ve sonra sınıfına dönerek "Evet Terra sınıfı, benimle tanıştığınıza göre şimdi sıra elementinizle tanışmakta. Tek sıra halinde derslikten çıkarak beni takip edin." dedi. Öğrenciler arasında heyecanlı kıpırdaşmalar oluşmaya başlayınca arkasını dönerek derslikten çıktı, ön bahçeye doğru ilerlemeye başladı. Peşinde onu takip etmekte olan ayak seslerini rahatlıkla duyabiliyordu. Toprak, sûkunetin de elementiydi fakat bu birinci sınıf öğrencilerinin bu mantığı kavramak için birkaç fırın ekmek yemesi gerekiyordu. Toprak araziye varınca dersliğe sırtını dönerek yere oturdu ve bağdaş kurdu, öğrencilerine de karşısına dizilmelerini işaret etti. Herkes rahat bir oturma pozisyonu aldıktan sonra, gülümseyerek "Şimdi elementinizi hissedin. Toprağın en sadık dostunuz olduğunu ve her zaman öyle olmaya devam edeceğini unutmayın. Herkes ve her şey sizi terk edip gittiğinde, toprak yanınızda kalmaya devam edecek. Size duyduğu sadakat asla son bulmayacak. Şanslısınız Terra öğrencileri çünkü hepinizin çok vefalı bir dostu var. Gözlerinizi kapatın ve sadece toprakla iletişim kurmaya, onu duymaya ve anlamaya çalışın." dedi. Sözlerini tamamladıktan sonra o da gözlerini kapayarak toprağın sıcaklığını hissetmeye koyuldu. Öğrencilerinden birkaçının sözlerini komik bulduğunun farkındaydı ama daha ilk dersten katı cezalarını uygulamaya başlayacak değildi. Onlara kızamıyordu çünkü henüz çok küçüklerdi, anlamıyorlardı. Diora onların bir gün anlamasını sağlayacaktı. İçlerinden uyumlu olan bazıları şimdiden toprağa odaklanabilmeyi başarmıştı. "Dinginliğin ve barışın elementi size nasıl da kucak açıyor, hissedebiliyor musunuz?" diye sordu. Tıslama benzeri bir ses duyunca, karşısında oturmakta olan bir kızın kendini tutamayarak seslice güldüğünü fark etti. Kaşlarını çatarak kızın etrafındaki toprağın bir fırtınaya kapılmışçasına yükselmesini sağladı. Etrafı kahve rengi bir toz bulutundan görülmez oluncaya kadar, elementi kızı kendine getirmeye devam etti.

En sonunda artık tatmin olduğunu hissederek toprağa hükmetmeyi bıraktı. Üzerine odaklanmış meraklı bakışları rahatlıkla hissedebiliyordu. Sinirli bir şekilde "Burada her şeyden önce saygı gelir! Yapılan en ufak bir saygısızlık bile affedilmez. Siz saygısız birer yeniyetme olabilirsiniz fakat üç yıl boyunca size o kelimenin anlamını öğreteceğim, ben de bundan eminim." dedi. Konuşurken dişlerini biraz sıkmıştı ve yaptığı ufak gösteriyle surat ifadesi birleşince, ortaya pek de canayakın bir profesör modeli çıkartmamıştı. Onun için problem değildi, öğrencilerinin daha ilk dersten onun her yönünü tanımaları en sağlıklısıydı. Diora saygısız ve şimdi karmakarışık saçları toprağa bulanmış olan kıza ufak bir el işareti yaptı. Bu, kızın mesajı alması için yeterli olmuştu. Mahçup ve özensiz bir şekilde profesöründen özür diledi. Belki çok tatmin edici değildi ama şimdi saygısız bir kıza vakit ayırmaktan daha önemli işler yapması gerekiyordu. Tekrar sınıfa dönerek "Evet Terra Kampı, toprağı hissetmeyi başaran kişiler sağ tarafımda kümelensin. Diğerleri, sol tarafta toprağı hissetmeye çalışmaya devam." diye bağırdı. Sözlerini noktalarken iki kez ellerini çırpmış, böylece öğrencilerinin hızlıca hareket etmelerini sağlamıştı. Sınıf ikiye bölündüğünde, çoğunluğun toprağı hissetmeyi başarmış olduğunu gördü. Hala gözlerini sımsıkı kapalı tutmakta olan bir çocuğa gülümseyerek baktı ve yavaş bir şekilde "Sakinliğin elementine bu kadar gerginken ulaşamazsın. Biraz rahatla ve tüm duyumlarını onu algılamak için aç." dedi. Sözleri ortama etkileyici ve rahatlatıcı bir hava katmıştı, az önce yaşanılan gerginlik daha o anda unutulmuştu. Herkes, toprağa yoğunlaşmış, onu hissetmeye odaklanmıştı. Diora ayağa kalkıp dersliğe dayanmış, içinde ufak taşlar olan çömleği eline aldı ve her öğrencinin oturduğu yerin önüne ufak taşlardan biraz serpiştirdi. "Sol taraf, elementinizi net bir şekilde hissedene kadar odaklanmaya devam edin. Sağ taraf, gözlerinizi açın ve önünüzdeki ufak taşları zihin gücünüzü kullanarak hareket ettirmeye çalışın." diyerek tekrar yerine geçip oturdu. İşte, yeni dönemin Terra öğrencilerine ilk büyülerini yapmayı öğrettiği o klasik ama mutluluk verici anı yine yaşıyordu. Sağ tarafa sıralanmış olan öğrenciler, tüm dikkatlerini önlerindeki taşlara vermişlerdi. Diora o anda kalkıp gitse, kimsenin onu fark etmeyeceğinden emindi. Bir süre kaşlarını çatarak taşlara bakmayı sürdüren öğrencilere "Ellerinizi taşlara değdirmeden, içinizden gelen hareketlerle oynatabilir, böylece elementinize daha başarılı şekilde hükmedebilirsiniz." dedi.

Öğrettiği yeni taktik üzerine birkaç öğrencisinin önlerindeki taşları kıpırdatmayı başardığını görmüştü. Daha dersin en başında iyi bir verim almış olduklarını düşünüyordu. Gözlerini kapatıp tekrar toprağa odaklandıktan sonra "Elementimizi en özel kılan da ne, biliyor musunuz? Toprak, doğallığın elementidir. Nefes alıp vermek gibi, kalp atışları gibi, bilinçsizce attığımız adımlar gibi, her zaman yalnızca kendisidir ve bize, her zaman kendimiz olarak kalabilmemizi öğretir. Magia Büyü Okulu'nda, benliğinizi korumakta çok zorlanacaksınız. Kimsenin göründüğü gibi olmayı başaramadığı bu adada, siz yalnızca kendiniz olacaksınız. Terra'yı onuruyla yaşatmaya devam edeceksiniz." diyerek sözlerini noktaladı. Şimdi onun için keyifli bir meditasyon, öğrencileri için de zorlu bir çalışma maratonu zamanıydı. Dersin sonunda kaç toprak kullanıcısının küçük kaya parçalarını harekete geçirme büyüsünü kusursuz olarak yapmayı başarabileceğini fazlasıyla merak ediyordu.


Okuyunuz:
 


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://fantasia.my-rpg.com
Bernard Lapiere
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf / Sınıf Başkanı
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf / Sınıf Başkanı
avatar

Lakap : Rich, Fred.
Mesaj Sayısı : 45
Nume : 2687

MesajKonu: Geri: 1. Toprak Dersi || 1. Sınıflar   Ptsi Mayıs 09, 2011 7:27 pm


    Parıltısız zindanların, kasvetli ve nemli havasını soluyarak uyumuştu, yatağının başucunda, sigaralarını, votkalarını ve de tekilalarını koleksiyon halinde sıralamış olan adam. Ve yine o kasvetli havanın dumanının içerisinde, bu tiksindirici havayı soluyarak, kaldırmıştı kafasını. En şaşalı, en burjuva işi yatakta uzanmış duruyorken, gözleri bir an için etrafına bakındı. Olympos tepesinden, kullarına bakan bir tanrı gibi, aşağılayıcı yahut muntazam edalı bakışlar ile baktı, acizlikle sefilliğin bir araya gelinmesine izin verilen bu onuru her gün düşmekte olan binanın yatakhanesine.

    Güneşi görebilmek için, boynu kırılacakmışçasına kafasını yukarıya kaldırması gerektiği o, hiçbir işe yaramayan, ucube pencerelerden, zindanların az ötesindeki bahçeye baktı. Uzun ana bina, yandaki ufak avlularla birlikte geniş bahçenin ortasında, beyaz, düz çizgiler halinde uzanıyor. Bahçe; mağaralar, yapraktan geçitler, ağaç kabuklarından yapılmış kulübelerle çok hoş düzenlenmiş. Arduaz damların arkasında, dağlarda gökyüzüne doğru yükselen büyük gövdeli çamlar uzanıyor.

    İşte tam o sırada, pencerenin önünden profesörler geçiyor. Kara cübbeleri, bileklerinin etrafında çırpışırken, cübbelerinin etekleri de, zindanlardaki o sıvımsı maddeleri de silip süpürüyor hani. Neden olduğunu bilmese de soğuk, katı, yufka yürekli bir kötümserlikle doldurduğu yüzleri, her şeyi kısa kesen kapalı hâlleriyle öğrencileri çok etkiliyorlardu.
    Aklına okul bekçisi geldi. Bekçi, midesi sağlam olan bir adam gibi, yüksek sesli, patavatsızca, keyifli bir konuşma sergilerdi mütemadiyen. Kuzey kıyısı yerlileri gibi dudaklarını büzüp sözcüklerini uzatır fakat yine de çabuk konuşurdu. Kimi sözcüklerini, sesler tabancadan çıkmış gibi fırlatıyor ve buna, yaman bir şaka yapmış gibi gülüyordu. Orta boylu, geniş omuzlu, güçlü kuvvetli bir adamdı. Bacakları kısaydı. Çok sarı kirpiklerle gölgelenen açık mavi gözleriyle etli, pembe bir yüzü, geniş bir burnu, ıslak dudakları vardı. Sakalı, giyinişi tümüyle kaba bir İskoç işiydi. Yemeyi içmeyi çok seven bir insandı. Yiyecek ve içeceklerden çok iyi anladığını gösteriyor(!), sürekli salyangoz etinin lezzetinden bahsedip duruyordu.

    Daha yeni geldiği için tanımadığı bir profesör, her zamanki, yarı karizmatik, yarı insanın sinirlerini alt üst eden, o, minik ağız sıyırmasıyla, zindan katından, giriş katına çıkan, o hiç bitilmez sanılan, dön babam dön halde, pencerelerle bezenmiş, gotik tarzda yapılmış merdivenlerden çıkmaya başladı. Yarı yolda, hala pencereden görülebilir bir kısımda, iki profesör karşılaştı. Merdivenlerden aşağı inen adam, otuz yaşlarında, zayıf, kahverengi saçlı bir adamdı. Şakakları iyice kırlaşmıştı fakat üzerlerinde inanılmaz bariz şekilde parlayan bir boya vardı. Beyaz, hafifçe şişkin yüzünde hiç sakal işi yoktu. Yumuşak, çizgili, çocuk görünüşlü bir sıfatı vardı. Gözleri sarı ela, bakışları tatlıydı, burnu hafiften yassı ve biraz etliydi. Üç beş kelamın ardından, somurtarak, yarasa gibi yanından sıyrıldı, karşılaşmalarından pek de hoşnut görünmeyen profesör. Hiçbir şey olmamışçasına ikisi de, istiflerini bozmadan yollarına devam ettiler.

    Bu durumdan sıkılmış olacak ki Aldrich, perdelerin karanlıklarıyla karışan alacakaranlıkta yazı masasına eğilmiş, kaskatı bir halde durakalmıştı. İki parmağının ucuyla, yanağındaki tuhaf ayva tüylerinden birini tutuyor, bir çeyrek kadar gözleri boşluğa dalmış olarak bu küçük tüyü çeviriyor ve tek bir satır yazmıyordu.

    Pencerenin üst kanadı açıktı. Dışarıda, bahçede, kuşlar ötüyor; bu, ince, nazlı ötüşte, insanın içine işlercesine, bütün ilkyaz dile geliyordu. Sonra başını sallayıp, bu mutluluk abidesine karşı, acıyla dişlerini sıktı. Sessiz olmak imkânsızdı, insan böyle kaba olaylar için yaratılmamıştı. İncelenmesi çok uzun sürebilecek bu ruhsal olay, Aldrich’e kalkıp biraz dolaşma, açık havaya çıkma isteği verdi. Ve çıktı. İksir kokularının başını döndürmekte olduğu, ceza zindanlarının prangalarının inci tanelerince dişler gibi parıldadığı, duvarlarında kelepçelerin asılı durduğu kattan, gotik, döner, tablolarla ve pencerelerle bezenmiş olan merdivenleri çıkarak kurtuldu. Giriş katının, geniş, devasa, kutsal bir mekânın kapısına benzer bir şekilde süslenmiş olan bahçeye çıkış kapısını, tüm kuvvetiyle ittiğinde, hafif bir gıcırtıyla açılan kapıdan beri bahçeye çıktı. Dışarıda yumuşak ve taze kokulu havaya kavuşunca, başını çevirip şatoya, perdeleri kapalı bir pencereye, yapmacık bir hüzünle baktı. Sonra ellerini arkasında kavuşturup, avlunun yanındaki koridorlarla yürümeye başladı. Derin bir düşünceye daldı.

    İlerideki çiçek tarhları hasırlarla örtülüydü. Ağaçlar, fundalar hâlâ çıplaktı, fakat kar yoktu. Yollarda yer yer ıslak izler görünüyordu. Büyük bahçe, mağaraları, yapraklarla kapanmış yolları, küçük kameriyeleriyle akşam güneşinin görkemli renkleri içindeydi. Ağaçların koyu dalları akşamın gölgeleri, altın ışıkları içinde keskin çizgilerle gökyüzüne doğru uzanıyordu.

    Güneşin biçim alma saatiydi bu. Bu saatte güneş, batan bir daire olur, ışıkları gözü kamaştırmazdı artık. Aldrich, güneşi görmüyordu, yolun üzerinde güneşi kapatan, ufak bir tepecik vardı. Hem yürüyor, hem de İrlanda aksanıyla küfürler savuruyordu. Birden durdu, kesik kesik soluyarak zincirlenmiş gibi olduğu yerde kaldı. Çatık kaşları, şaşkınlıkla açılan gözleri, korku dolu yüzüyle öne baktı.

    Yol kıvrılıyor, güneşe doğru gidiyordu. Güneş biraz alçalmıştı, çevresindeki altın çerçeveli bulutlar, gökyüzünde koskocaman yatıyordu. Bütün ağaçlar bu ışık içindeydi. Bahçe sarı kırmızı ışıklarla yıkanıyordu. Yol üzerinde, bu ışıkların ortasında, başının üzerinde bu koskoca güneş, kırmızı giysili tombul biri duruyordu. Sağ elini etli kalçasına dayamıştı, sol eliyle güzel bir çocuk arabasını itiyordu. Hayaldi! Rahatladı. Böyle mutlu mesut tabloları görünce kusası geliyordu. Körkütük sarhoş olan bir adamın kusmasından beter bir tiksinti birikmişti içinde.

    İnek diye nitelendirilen bazı öğrenciler, kitap paketlerini, ağırbaşlı bir tavırla göğüslerine yapıştırmış, sağ kollarıyla rüzgârı yararak öğle yemeğine doğru kürek çekiyorlardı. Daha küçükler ise, bahçede koşarak, fok derisinden çantalarındaki ders gereçlerini birbirlerine vuruyorlardı. Kimi zaman ciddi adımlarla yürüyen Wotan şapkalı ve Jüpiter sakallı öğretmenlerin ya da müdürün önünde usul usul sırıtıyorlardı.

    Öteberiden, Anthony McKillen geliyordu. Aldrich’in paltosu kemerli, kül rengi bir paltoydu. Anthony’nin başında, altından keten sarısı saçlarının perçemi fışkıran siyah kurdeleli bir Danimarka gemici beresi vardı. Cornelius, zayıf, seksi, cezp edici bir çocuktu. Anthony ise; olağanüstü güzel ve gürbüzdü. Geniş omuzlar, dar kalçalar, keskin ve korkusuz bakışlı çelik mavisi gözleri ise ikisinin de ortak özellikleriydi. Fakat Aldrich’in yuvarlak kalpağının altındaki ince güney çizgileri taşıyan esmer yüzünde iki mavi göz parlıyordu. Hafif gölgeli, kapakları çok ağır, anlatımı dalgın ve biraz duraksamalı… Pantolonunun içindeki bacaklarıysa, olağanüstü esnek, ritimli ve erkeksi hareket ediyordu.

    Aldrich bir şey söyleyemiyordu. Mutluluktan acı çekiyordu. Biraz eğri kaşları çatıktı, ıslak çalmak için dudaklarını yumrulaştırırken başını yana eğerek göz ucuyla uzaklara bakıyordu. Bu duruş ve bu anlatım ona özgü bir şeydi. Hayat derslerine girmekteydi o. Ayrıca, bu yalın dersleri okulda öğretilmek istenen bilgilerden çok daha önemli ve dikkate değer buluyor; gotik tavanlı sınıflarda geçireceği ders saatlerinin en büyük bölümünü bu buluşlarda duyduğu bütün şeylerin dibini eşmeye ve anlamını derinleştirmeye ayırıyordu. Bu uğraş da, ona, odasında, kemanıyla dolaştığı (çünkü keman da çalardı) ve kemanının çıkarabildiği en yumuşak sesleri, aşağıda, bahçedeki yaşlı cevizin altında kıvrıla kıvrıla yükselen su fıskiyesinin şırıltısına karıştırdığı zamanlar duyduğu zevke benzeyen bir hazzı veriyordu.

    Su fıskiyesi, yaşlı ceviz, kemanı ve uzaktaki göl, dinlencede yaz düşlerini gözlediği Baltık Denizi; bütün bunlar onun sevdiği, varlığını çevreleyen ve dünyasının akışını oluşturan şeylerdi… Kaleme aldığı şiirlerde her zaman çınlayan şeyler… Yatakhanede zamanını boş yere harcadığı için, derste zekâsı pek yavaş ve dalgındı. Profesörlerinin gözünde değildi; bakışları düşünceleri, düğme deliğinde bir broş takılı, düzgün giyimli, uzunca boylu biri olan babası, oğlunun notlarını görünce çok öfkeli ve kaygılı görünüyordu. Babasının bir zamanlar haritanın ta altındaki bir ülkeden getirdiği, bu nedenle de şehrin başka hanımlarına benzemeyen kara saçlı güzel annesi Consuelo ise notlara karşı tam anlamıyla ilgisizdi.

    Aldrich, olağanüstü piyano ve mandolin çalan, bu sıcakkanlı ve üzgün tavırlı anneyi seviyordu. Kendisinin, başkaları karşısındaki bu kuşkulu durumuna aldırış bile etmemesine seviniyordu. Bununla birlikte babasının gösterdiği öfkeyi haklı ve yerinde buluyor, azarlamalarına karşın ona hak veriyor, annesinin ilgisizliğini ise bilmem neresine dahi takmıyordu.

    Kimi zaman içinden şuna yakın bir şeyler düşünüyordu: “Bu yaşama biçimine son vermeliyim. Böyle dikkatsiz, dik başlı, kimsenin aklına gelmeyen, benim de ne değiştirebileceğim, ne de değiştirmek istediğim şeylerle uğraşmak… Bu, yeter atık. Beni öpücük ve ninnilerle avutacak yerde, hiç olmazsa kusurlarımı göstermek ve adamakıllı cezalandırmak daha yerinde olacak. Ne de olsa, biraz daha ninni dinlersem, dut olmuş bir halde katılacağım derslere. Neden böyle acayibim? Neden herkesle savaşım durumundayım? Neden profesörlerle aram açık? Bir de şu iyi ve sıradan durumlarını sağlamca koruyan orta düzeyde öğrencilere bakın. Bunları öğretmenleri gülünç bulmuyor; onlar şiir yazmıyorlar, yalnızda herkesin düşündüğü ve yüksek sesle söyleyebileceği şeyleri düşünüyor ve söylüyorlar… Bunlar, ne kadar kaygısız, herkesle ve her şeyle araları iyi olarak yaşamaktalar! Bu iyi bir şey olsa gerek… Fakat benim neyim var? Sonu ne olacak bunun?”

    Yanındaki çocuğun sadece yanından geçtiğini fark etmişti. Sadece on dakika sonra. Nasıl sevememişti? Belki onu bir kez görmüştü fakat bir akşam her zamankinden başka bir biçimde, bir ışık altında görmüştü; bir arkadaşıyla konuşurken başını çapkın bir edayla gülerek yana attığını; beyaz tülden yapılmış kol yeni dirseğinin altına kayarken, ne pek güzel ne de pek ince bir genç kız eli olan elini başka bir biçimde başına götürdüğünü görmüştü. Bir sözü; -belirsiz bir sözü- başka bir deyimle söylediğini işitti.

    O akşam onun hayalini, kalın örgüsü, gülen mavi badem gözleri, çil lekelerinin hafifçe damgaladığı burnunun hayalini gönlünde götüremedi. Uyuyamadı, çünkü hâlâ sesinin tınlayışını işitiyordu; yavaşça o önemsiz sözü söylediği andaki edaya tepki göstermek istedi ve ürperdi. İstiyordu fakat âşık olamıyordu. Deneyim, ona bunun sadece bir hoşlanma olduğunu söylüyordu. Aşkın kendisini birçok acıya, üzüntüye ve aşağılık bir konuma düşüreceğini ruhun huzurunu bozduğunu, yüreği ezgilerle doldurduğunu fakat bu ezgilere açık bir biçim vererek umut içinde, bir eser oluşturmak için gereken ruh sessizliğini vermediğini pekiyi bilmesine karşın, gene de çok nadir olarak tattığı aşk duygusunu iliklerine değin hissetmek istiyordu.

    Gideceği yoldan gitti; gevşek ve düzensiz adımlarla, gözü uzaklarda, başına yana eğik, ıslık çalarak… Yolunu sapıttıysa, bu daha çok kimileri için gidilecek gerçek bir yer olmadığında da. Ne olacağını sordukları zaman, birbirini tutmayan cevaplar veriyordu; çünkü kendisinde birçok yetenek bulunduğunu, bunların aslında olmadığını düşünse de, söylemeyi alışkanlık edinmişti. Doğduğu küçük şehri henüz bırakmadan önce, benliğini oraya bağlayan bağlar ağırca çözülmüştü. Eski De’Perel ailesi azar azar ufalmış ve dağılmıştı; başkalarının, Aldrich’in özel yaşam ve varoluş biçimini, bu durumun bir belirtisi gibi görmekte hakları vardı. Soyun başı olan babaannesi ölmüştü. Çok geçmeden, anneannesini de yitirdi.

    Baba evinin bulunduğu; eğri büğrü, dik damlarında nemli rüzgârların estiği şehri, gençliğinin sırdaşı bu su fıskiyesiyle, yaşlı ceviz ağacını, çok sevdiği denizi bıraktı; bundan acı da duymadı. Çünkü maziyi umursamıyordu artık. Geçmiş geçmişte kalmıştı. Kendisini tamamen güçlü olmaya; dünyada en yüksek şey olarak gördüğü, hizmetine çağrıldığını hissettiği, kendisine görkemli bir yaşam ve iyi bir gelecek sağlayacağını düşündüğü; bilinçaltında ve sessiz yaşamın üzerinde gülümseyerek hâkim olan, ruh ve söz gücüne adadı. Gençliğinin bütün tutkusuyla kendini güçlü olmaya verdi; güçlü olmaksa, buna karşılık sağlayabileceği her şeyle onu ödüllendiriyor, fakat karşılığını da ondan acımasızca alıyordu.

    Güçlü olmak, bilincini biledi ve insanların göğsünü kabartan büyük sözlerin iç yüzünü gösterdi; ona insan ruhunu ve kendi ruhunu açtı, kavrayışını derinleştirdi; dünyanın içyüzünü, sözün ve işin ötesinde kalan başka şeylerin hepsini gösterdi. Ve orada şunu gördü; gülünçlük ve sefillik, sefillik ve gülünçlük. Ama artık güçlüydü, güçlü! Ruhunun vahyini duymuş ve güce giden yoldaki en önemli adımın, gerçek bir grup olduğunu anlamıştı. Olympos’lular!

    Halasını hatırladı nedense. Bugün tüm sülalesi gözlerinin önünden geçip gitmişti. Ondan otuz yaş kadar büyüktü, yani ellisine merdiven dayamış. Boya lekeleriyle dolu mavi önlüğüne bürülü, alçak bir taburenin üzerinde otururdu, çenesini hep eline dayardı. Yanlarda biraz ağarmaya başlayan sımsıkı taranmış koyu kumral saçlar hafif dalgalarla şakaklarını örter, esmer, kıvrak, burnuyla sonsuz sevimli Slav yüzünü, keskin elmacık kemiklerini ve parlak kara gözlerini çerçevelerdi. Genellikle; kaygılı ve kuşkulu, kısık kirpiklerinin arasından, yan gözle dükkânına gelen eserleri incelerdi.

    Eğri kaşlarını sıkıntılı ve gamlı bir tavırla çatmıştı Aldrich. Hâlâ ıslık çalıyordu. Gri giysisi yalın, kibar çizgilerle biçilip dikilmişti. Aslında güney tipli yüzünün çizgileri, sert ve çelikten bir kalemle oyulmuş gibi keskindi; oysa ağzının biçimi pek tatlı, çenesinin çevresi olağanüstü inceydi.

    ***

    Sonunda yapması gereken düştü hatırına. Sabahtan beri gezindiği bu okulun, son ders saatinde, ilk dersi vardı. Toprak dersi! Güneşin ışıkları huzmeler halinde üzerinden çekilirken, koşar adımlarla, gerekli yollardan geçerek, geri döndü yatakhaneye. Ders Kitabını ve defterini aldı. Ve tabii ki tüy kalemi ile hokkasını da… Sadece on dakika kalmıştı ki, merdivenlerin gazabına uğramazsa, birinci kattaki dersliğe gayet rahat bir şekilde varabileceğini biliyordu. Sırıttı yamukça, merdivenlerin hareket etmediğini, o müthiş gümbürtüden eser kalmadığı için idrak edebilmişti. Pekâlâ, çok rahat gidecekti dersliğe ama yine de birkaç adım hızlı atmasında fayda vardı. Sonuçta, bahsi geçen profesörün çok gaddar biri olduğu duyumları arasındaydı. Derse beş dakika erken gelip ardından da öğrencilerin geç kaldıklarını iddia ederek, onları ceza tufanına maruz bırakması, alışılagelmişin dışında bir olay değilmiş. Dersliğin kapısına geldiğinde, Casanova’nın ufak bir kopyasıymışçasına ilerleyerek katıldı derse.

    Ki yaklaşık bir buçuk, iki dakika sonra, kara cübbesi, sıyrık ağzı, beyaz yüzü ve kuzguni gözleriyle profesör de teşrif etmişlerdi. İçi sıkıntılıydı Aldrich’in. Hava kasvetli, boğuk, iç sıkıcıydı. Sabah güneşinin aksine şimdi güneş batmıştı, mum ışığına benzer, salık turuncu ışıkları yaymasının dışında tabii. Ailesinden de ayrıydı ayrıca. Gülümsedi Aldrich. Sonbahar rengi iyice çökmüştü dışarıya. Ve yemyeşil ağaçlar, sütümsü güneşin altında arada yağan yağmurlarla birlikte sarılaşmış, dökülmeye de başlamışlardı. Usulca etrafına bakındı, göz gezdirdi yani. Kayda değer hiçbir şey yoktu. Kendisini tanıtma faslında olan profesörü dinlemekteydi herkes, usulca, sakin, belki üç beş korku perçemiyle. Profesörün adı yeterliydi onun için. Ki yaklaşık bir buçuk, iki dakika sonra, kara cübbesi, sıyrık ağzı, beyaz yüzü ve kuzguni gözleriyle profesör de teşrif etmişlerdi. İçi sıkıntılıydı Aldrich’in. Hava kasvetli, boğuk, iç sıkıcıydı. Sabah güneşinin aksine şimdi güneş batmıştı, mum ışığına benzer, salık turuncu ışıkları yaymasının dışında tabii. Ailesinden de ayrıydı ayrıca. Gülümsedi Aldrich. Sonbahar rengi iyice çökmüştü dışarıya. Ve yemyeşil ağaçlar, sütümsü güneşin altında arada yağan yağmurlarla birlikte sarılaşmış, dökülmeye de başlamışlardı. Usulca etrafına bakındı, göz gezdirdi yani. Kayda değer hiçbir şey yoktu. Kendisini tanıtma faslında olan profesörü dinlemekteydi herkes, usulca, sakin, belki üç beş korku perçemiyle. Profesörün adı yeterliydi onun için. Diora Maedhros! Aklının bir köşesine kazıdı ve dersten uzak bir şekilde, sınıf ne yapıyorsa aynısını yaptı. Dışarıdaydı!

    Profesörün dediklerinden şaşmadı. Oturdu. Toprak ile bir bütün olmuşçasına rahatladı. Annesi yoktu ama ona kucak açan bir anası olmuştu şimdi. Toprak ana! Minnettar şekilde iletişimini kurduğunu belirterek profesörün sağ kanadına geçti. Ardından da küçük kaya parçacıklarını hareket ettirmek için uğraşan topluluğa katıldı. Gözlerini kapattı, ayaklarından beri gelen pozitif enerjiyi iliklerine değin hissetti. Elinde garip bir titreme, ufak bir güç filizlenmesi hissetti. Gözlerini açtı ve taşlar pıtırcık pıtırcık az buçuk hareket etmekteydi. Gülümsedi, bahtiyardı.


En son Bernard Lapiere tarafından Cuma Mayıs 13, 2011 8:45 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Satellite Morgan
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf
avatar

Lakap : Sat, Lite, Satel.
Mesaj Sayısı : 59
Nume : 2703

MesajKonu: Geri: 1. Toprak Dersi || 1. Sınıflar   Çarş. Mayıs 11, 2011 7:53 pm

    Onunkisi acı çekmekten başka hiçbir şey değildi. Ailesinden uzaktı, henüz burada çok yeniydi. Bir sevgili edinmiş olması, daha ilk dersine başlamadan birkaç kişiyle kaynaşması onu buranın deneyimlisi yapmıyordu, acısını hafifletmiyordu. Geçmişini unutturmuyordu, zamanında kötü davrandığı kardeşini, sürekli bağırdığı babasını ve ona sevgi gösteren ve her zaman yanında olan annesini unutamıyordu. Yatağının başucundaki aile resimlerine bakıyordu ve gözleri şişene dek, karnı ağrıyana dek ağlıyordu, sadece iç çekerek ağlıyordu. Aklına sürekli deniz mavisi gözleriyle ona bakan kardeşi geliyordu, onun gözyaşlarının kat kat daha fazlasını şimdi o dışarı veriyordu. Babasının bağırışlarını, annesinin yakarışlarını hatırlıyordu ama yine de onları gerçekten özlüyordu. Ailesinden koparılıp buraya getirilmesi yeterince kötüyken bir daha onları göremeyecek olması da cabasıydı. Ve az sonra yatağından kalkacak, döneminin ve Magia Adası'ndaki hayatının ilk dersine girecekti, Toprak Dersi.

    Yatağından kalkmaya üşeniyordu, bir adım atmak istemiyordu. Bütün gün yastığına gömülüp ailesini özlemek istiyordu, onları yanı başında hissetmek istiyordu. Ama maalesef bu mümkün olmamıştı, kısa sürede edindiği en yakın arkadaşı Anna derse gitmek için onu bekliyordu. Arkadaşını daha fazla bekletemezdi, yoksa bu adada Edward ile beraber sadece ikisinin olduğu bir dünya onu bekleyecekti. Sızlanarak yatağının üzerinden kalktı, artık gözüne giren güneş onu rahatsız etmiyordu. Dolabının kapağını açarak giyecek kıyafetlerine göz attı, sonunda toprak rengine uyumlu kahverengi elbiselerini aldı ve kısa bir sürede giyindikten sonra aynaya baktı. Her zamanki gibiydi dışarıdan, gelişmiş vücudu ve bebeksi yüzüyle dikkatleri üzerine rahatça çekebilirdi. Dimdik duruyordu, içindekileri belli etmek istemiyordu. Dışarıdan gayet de bunları takmayan bir kız gibi göründüğü için mutluydu. Arkadaşını daha fazla bekletmemek için bir çırpıda dudağına sürdüğü parlatıcıyla işi bitirmişti, Anna'yla beraber dersliğe doğru ilerlemeye başladılar.

    Koridorlarda ilerlerken gittikçe kulağına gelen sesler artıyordu. Ayakkabı seslerinden çığlıklara doğru ilerleyen bu cümbüşte etrafı inceliyordu Satellite. Normal okul gibiydi, ayakları geri geri gidiyordu ama etraf daha bir farklıydı. Zarif su elementalistleri, gözleri alev alev yanan ateş elementalistleriyle konuşuyor, anlaşıyordu. Bunun olabileceğine inanmayan Satellite ise kendisi gibi toprak elementalisti olan Anna'yla ilerlemeyi, şimdilik yeğ buluyordu. Gözleri Edward'ı arıyordu, lakin henüz onu görememişti ve maalesef ki derse gitme zamanı gelmişti. Satellite, toprağa bayılıyordu. Toprağa aşıktı ve de toprağa tapıyor, toprağa inanıyordu. Toprak için buraya geldiğini hatırlayınca yüzünde bir gülümseme oluştu, ikilemlerdeydi. Yakında hasta olmaktan korkuyordu, eskiden en iyi arkadaşı olan Lilith'inki gibi, şizofreni olmaktan korkuyordu. Sürekli değişen duyguları onu bunları düşünmeye kadar itmişti, bu düşüncelerden sıyrılmaya çalışırken Anna onu kolundan çekti ve sınıfa yönlendirdi.

    Birden kapıya tıkladı Anna, onca bekleyen öğrencinin arasından geçerek. Bir anda tedirginleşti Satellite, başını dikleştirdi; korkmamaya çalışsa da ürktüğü her halinden belliydi. İçeriden gelen ses, girmeye izin vermiş gibi değil de sanki bir an önce bu çilenin bitmesini isteyen bir sesti. Bu kızı daha çok korkutmuştu, açılan sınıfın kapısından içeri girdi, profesöre bakmamaya çalışıyordu, sesi bile ürkmesine sebep olan bu hanımın yüzünü görmeye dayanamayacağına inanıyordu. Hiç sıra seçmeden oturdu denk gelene ve ister istemez öğretmeniyle göz göze geldi. Profesör, otoriter bir bayana benziyordu. Duruşu dikti, iri vücuduna nazaran daha da iri olan göğüsleri dikti ve öğrencileri pek umursamayan bir ruh halindeydi, bunu duruşundan ve hareketlerinden anlamak mümkündü. Onu görünce adada geri kalan hayatından daha da soğumuştu, bu kadının ona hayatı zindan edeceğini düşünüyordu. Ailesine olan özlemi daha da kabarmıştı, birden eski hayatındaki matematik öğretmenini özlediğini fark etti. Yine içi kıpır kıpır olmuştu, şizofreni belirtileri gibi gelen ani duygu değişimleri ve farklı kişiliklere bürünmeye başlamıştı. Bir yandan toprağa tapıyordu, diğer yandan profesörünü lanetliyordu. Bir yandan burada yepyeni bir hayatı olacağını düşünüyordu, diğer yandan eski hayatını mumla arıyordu. Bunların derse girdiği andan itibaren başlaması da cabasıydı, daha yerine yeni oturmuştu, daha profesör kendini tanıtmamıştı ama o çoktan başka alemlere dalmıştı. Nefes alışverişleri hızlanmıştı, gözlerinin önünden karaltılar geçiyordu, yıldızlar uçuşuyordu. Birden sırasına tutundu, ama arka sıradan birinin onu sarsmasıyla kendine geldi ve profesörünü dinlemeye başladı.

    Cevherden bahsediyordu, topraktan, kendilerine bahşedilen özel güçlerden. Bunlar gerçekten de ilham ve destek vericiydi, profesör konuştukça Satellite yerin dibine batıyordu. Belki de özellikle optimist olarak sadece pozitif yönlerini belirgin ediyordu Magia'nın ama ne olursa olsun işinde başarılı bir profesör olduğu her halinden belliydi. Asaletten bahsediyordu, önümüzdeki üç yıldan ve ilerisinden. Sürekli öğrencileri övüyordu ve gaza getiriyordu. Satellite gittikçe dikleşti ve uyku, sersemleme, şizofreni gibi pozisyonlardan dinleme pozisyonuna geçti. Profesörün anlattıkları ilgisini çekmişti, toprak rengindeki saçlarını alarak arkasına attı, aynı renkteki gözlerini profesöre dikti. Anladığına göre üç artı birlik bir sistem vardı ki Satellite dördüncü sınıfı da okumak istiyordu. Hemen hayata atılmak ona zor geliyordu, hem onun gibi çekingen ve saf bir kızın buralara alışabilmesi için dört sene azdı bile. Profesörün hareket ettiği yönü gözleriyle izledi ve kulak vermeye devam etti. Karşısındaki profesör, Terra Kampı'nın Bölüm Başkanı Profesör Maedhros'a tam lakaplar düşünüyordu ki onun uyarısıyla kendine geldi. Ona yanlış yapana cezasını ödeteceğini duyduğu zaman masum öğrenci rolüne bürünerek dinlemeye devam etti. Toprağı dinlemeye başladı ki rahatça dinleyebileceği, anlayabileceği tek konu topraktı. Anlattığı gibiydi aynı, toprak azimdi. Satellite her ne kadar saf bir iyilik meleği de olsa, kendisine verilen herhangi bir görevde azimle çalışıyor ve gayret ediyordu. Sağ duyu, Satellite'da oldukça yüksek bir şeydi. Zaten sağ duyusunun, duyarlılığının, iyiliğinin bedelini geçmişte ödemişti ama yine de bu özelliklerden vazgeçemiyordu. Huzur, belki de bu kelimelerden ona en uzak gelen buydu şu anda. Ailesinden uzakta huzurlu olması beklenemezdi. Ailesine bağlı bir kız olarak onları özlemişti, bu durumda huzurlu olması için daha zaman geçmesi gerekiyordu. Cömertlik, Satellite elinde avucunda ne varsa cömertliği sayesinde paylaşıyordu, arkadaşlarına veriyordu. Gereğinden fazla eli açıktı ama bu ona sadece maddiyat olarak bir şey kaybettiriyordu, maneviyat olaraksa geri dönüşler oluyordu elbette. Fedakarlık ise, Satellite demekti. Bunu irdelemesine bile gerek yoktu.

    Öğretmenin isteği üzerine tek sıra haline girdiler. Satellite önünde Anna, arkasında Euterpe ilerlemeye başladı. Ayakkabı sesleri koridoru inletirken Satellite hiç olmadığı kadar heyecanlıydı, nedenini anlayamadığı şekilde. Toprak araziye vardığında profesör hepsini yere oturtmuştu. O anda içine yayılan enerji dalgası tarif edilemezdi. Henüz daha toprağı elleyip hissetmeye başlamamışken bile içi huzurla ve coşkuyla dolmuştu. Profesörün talimatı üzerine gülenlere aldırmadan toprağa dokunmaya başladı. Toprak onun için her şeydi, toprağa tapıyordu, toprak onundu. Toprak onun benliğiydi, kimi yerlerde alçalıyordu kimi yerlerde yükseliyordu. Etrafına yaydığı enerjiyi sadece odaklanabilen belli kişiler hissediyordu. Sukunet ve huzuru sağlıyordu, insanı rahatlatıyordu. Sürekli etrafa yaydığı enerji, fedakarlık veya cömertlikle bağdaştırılabilirdi. Yaşam ile ölüm arasındaki gelgitler toprak iyice irdelendiğinde ortaya çıkıyordu. Toprakla bir bütün olmuştu, toprağı hissediyor ve anlıyordu. Bunun rahatlığıyla gülümsedi, profesörün uyarısıyla topraktan elini çekti ve onu dinlemeye koyuldu ama bir gözü ve eli hep topraktaydı. Profesör saygıdan bahsetmeye başlayınca hemen sırtını ve başını dikleştirdi, hafifçe gülümseyen ağzını bir ipmişcesine ince bir çizgi haline getirdi ve kaşlarını çattı. Profesöre baktı, onu sevmişti ve en başta düşündükleri için şu anda utanç duyuyordu. Profesör her ne kadar şu anda bir toprak canavarı gibi görünse de gereğini yapıyordu, toprak elementi için. Bir süre bekledikten sonra toprağı hissetmeyi başaranların sağ tarafında kümelenmesini istedi. Satellite hevesle yerinden kalkarak profesörün sağına oturdu, doğrusu bu dersten bu kadar zevk alacağını tahmin etmemişti, gerçekten çok hoşuna gitmişti. Profesör sol taraftaki öğrencilere toprağı hissetmeleri için ipuçları verirken Satellite da sağ tarafta toprağa dokunuyordu. Toprağı elledikçe kendini buluyordu, toprak oydu, o toprak. Bütünleşmişlerdi adeta, muhteşem bir ikili oluşturmuşlardı. Bir süre gözlerini kapamıştı, o sırada profesör gözlerini açmalarını söylemişti. Gözlerini açtığındaysa önünde duran minik taş parçalarını fark etmesi zor olmamıştı, içini kaplayan merak duygusu onu bitmek bilmeyen arzulara sürüklüyordu. Fakat merakı profesörün sözleriyle uçup gitmişti, profesör minik taşları zihin güçleriyle hareket ettirmeye çalışmalarını istiyordu. Tam elini taşa götürüyordu, onu hissederek enerjisini aktaracaktı ve sonra taşı yere koyarak zihniyle hareket ettirmeye çalışacaktı ki otoriter profesörün disiplinli sesini duyarak elini geri çekti. Ellerini taşa değdirmeden, taşa odaklanarak bunu yapabilecekti. Birden aklına eskiler geldi, odaklanmaya çalıştığı başka şeyleri hatırladı. Eski okulundaki yemek sırasını, yemeğe konsantre oluşunu, kardeşini, kardeşini gezdirmesini... Başı döndü, yine başladığı noktaya dönüyordu. Dönen başını iki eliyle tuttu, ardından diğer elini yere koydu. Birden baş ağrısı kesilmişti. Toprağa baktı gülümseyerek, o an anladı ki toprak onun kaderiydi. Taşı düşünmeye başladı, minik taşı. Minicikti, hareket ettirilmesi kolay olacaktı. Profesörün dediği gibi onlar yetenekli ve seçilmiş elementalistlerdi. Onlar geleceğin kraliçeleriydi, krallarıydı. Minik bir taşı yerinden oynatmak o kadar da zor olmayacaktı. Satellite, minik taşa bakıyordu sadece. Gözlerini büyüttü ve sadece önündeki taşı düşünmeye başladı. Taş, taş, taş... Ve birden gözünü ayırmadığı taşın havalandığını hissetti, heyecanlandı ama tam o anda taş yere düştü. Fakat bunu başarmıştı, profesörün de bunu gördüğüne inanıyordu. Tekrardan odaklanmaya başladı, bu sefer eskisinden daha kolay olmuştu taşa odaklanması. Delikli ve kahverengi bir taşa odaklanmak ne kadar kolaysa, Satellite o kadar kolay bir şekilde odaklanmıştı ve sonunda başarmıştı, tekrar. Profesöre bakıyordu, başarmanın verdiği gururla başı dikti ama yine de son kararın profesöre ait olduğunun bilincindeydi. Belki de sadece bir halüsilasyondu gördüğü, nitekim şu son günlerde düşündükleri de bunu rahatça destekleyebilirdi. Profesöre baktı, onun zeytin yeşili gözlerinin içine umutla bakıyordu.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Thomas Miller
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf


Lakap : Tom
Mesaj Sayısı : 16
Nume : 2662

MesajKonu: Geri: 1. Toprak Dersi || 1. Sınıflar   C.tesi Mayıs 14, 2011 9:01 am

Korkunç bir rüyanın ardından uyandı. Rüyasında ne gördüğününü hatırlayamıyordu. Yatağından doğrulup etrafına bakınmaya başladı. Buraya neden getirildiğini bilmiyordu. Burada ne yapacağını, buradan ayrıldıktan sonra neler olacağını bilmiyordu. Bundan sonraki hayatı hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Onu ailesinden koparıp buraya, bu acımasız ve zalim yere getirmişlerdi. Amaçları neydi? Neden zorla buraya getirilmişti? Bu saçma soruları zihninden atıp ayağa kalktı. İçine nereden geldiğini bilmediği bir cesaret gelmişti. Korkmak ona göre bir şey değildi. Hiç bir zaman korkmamıştı bu hayatta. Niyetide yoktu. Hızla üstünü değiştirdi. Kitaplarını eline aldı ve okulun koridora çıktı. Ders başlamak üzereydi ama o sınıfın yerini bile bilmiyordu. Oradan geçen bir profesöre toprak sınıfının yerini sordu. Profesör onu öldürecekmiş gibi bakarak cevap vermeden, hızlı adımlarla uzaklaştı. Bir profesöre karşı asla acizlik göstermemesi gerektiğini anladı. Bu okulda güçsüzlere asla merhamet gösterilmeyecekti. Kendini güçsüz göstermek istemediğinden sınıfın yolunu kendisi aramaya başladı. Arada bir ağlayan öğrencilere rastlıyordu. Yazık! Onlar asla bu okulda barınamayacak kişilerdi. Güçsüzlerin bu okulda yeri yoktu. Ama onlara acımadan duramıyordu Thomas. Onların hiç suçu yoktu. Onlar sadece evlerine gidip aileleriyle güzel anlar yaşamak istiyordular. Kim suçlayabilirdi ki onları. Ne yazık ki hayat acımasızdı. İnsanlara merhamet gösterilmiyordu. Karanlık bir koridora geldiğinde durdu. Cesaretini toplayıp kasvetli koridorda yürümeye başladı. Karanlığın verdiği etkiyle içine bir özlem doluyordu. Onu çok seven annesini ve her istediğini yapan babasını hatırladı. Ne olurdu şimdi evinde olsaydı. Küçük ama çok sevdiği odasında uyansa. Ama artık bunlar boş hayallerden başka bir şey değildi. Annesinin verdiği öğütleri hatırladı. Zorda kaldığında tanrıya dua etmesi gerektiğini söylemişti. Saçmalık. Tanrıya falan inanmıyordu. Tanrı olsaydı ne acı çeken insanlar olurdu, nede bu okul. hepsi saçmalıktı. Hiç bir şey gerçek değildi. Hayat bir oyundan ibarettti. Güçlü olanın kazandığı bir oyun. Öyleyse güçlü olmalıydı. Güçlü olmalıydı ki kaybetmesin. Kaderini tanrı değil kendisi yazacaktı. Ne Dominus'a, nede bu okula boyun eğmeyecekti. Dünyanın dengesini değiştirebilcek kadar güçlü bir kişi var mıydı ki? Karanlık Düşüncelere dalmışken bir şeye çarptı. Bir kapıya. Toprak desliğinin kapısıydı bu.

Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdi. Neyse ki ders daha başlamamıştı. Profesör dersi daha başlatmamıştı. Fakat diğer öğrencilerin hepsi ondan önce gelmişti. Boş bir sıraya oturdu. Yanında kimse yoktu. Diğer öğrencilerin yüzlerine baktı. Çoğunun gözlerinde aynı ifade vardı. Korku. Ama güçlü olduğunu hissetiren öğrencilerde yok değildi. İşte bu kişilerle arkadaş olmak isterdi Thomas. Böylece karanlığın ve ümitsizliğin, korkunun ve kederin zindanlarında kısılıp kalmamış olurdu. Bu okuldaki her şey rüyasında gördüğü zindanları hatırlatıyordu ona. Sanki onu esir edip gücünden faydalanmak istermiş gibi. Dayanma gücü tükeniyordu yavaş yavaş. Belkide bu okuldan kendisi faydalanabilirdi. Gücünü kullanabilirdi. Kendisi tanrı olabilirdi. Kaderi tek başına yazabilir, hayata şekil verebilirdi. Güçsüzlerin ezildiği, fakirlerin barınamadığı bu dünyayı değiştirebilirdi. İsterse her şeyi yapabilirdi. Kimse ona engel olamazdı. Ama bunlar hayladen öteye gidemeyebilirdilerde. Ömrünün sonuna kadar başkasının elinde piyon olabilirdi. Başkasının kölesi olabilirdi. Düşüncesi bile ona acı veriyordu. Başkasının kölesi olmaktansa ölmeyi yeğelerdi. Profesörün derse başlamasıyla dikkati dağıldı. Dikkatini tekrar toplayarak profesörü dinlemeye başladı.

Profesörün isminin Maedhros olduğunu öğrendi. İçinde kötülükten çok otoriterlik vardı. Yüz ifadesi Sanki "Ben ne dersem o olur" der gibiydi. Pek hoşlanmasada nefret etmeyecekti bu kadından. Çok yaşlı gözükmüyordu profesör. 20'li ya da 30'lu yaşlarda olmalıydı. Profesör olmak için çok genç diye düşündü. Profesör onları tehdit ettikten sonra toprağı anlatmaya başladı. Toprağı övüyordu ama toprak en güçlü element değildi onun için. Toprak her yerde bulunmuyordu ama Hava her yerde vardı. "Bir hava kullanıcısı olsaydım" diye düşündü. O zaman daha güçlü olabilirdi. Kim bilir, belki uçabilirdi bile. Profesör derslikten çıkıp onu takip etmelerini söyledi. Heyecanlanmaya başladı thomas. Belkide Toprak kullanmayı öğretecekti profesör. Thomas heyecanlanmaya başladı. Bu okula karşı nefreti biraz da olsa azalmaya başlamıştı. Sınıfı bir bahçeye götürüp oturmamızı işaret etti. Toprakla bir olmaları gibi şeyler söylüyoru ama onu dinlemiyordu. Toprağın yanında kendini o kadar mutlu hissediyordu ki Profesörün toprağı kullandığını zor farketti. Heyecanı bin kat artmıştı şimdi. Toprakla neler yapabileceğini düşündü. Toprağı hissettiği için sağ tarafa geçti. Profesör onlardan taşları oynatmasını istedi. Thomas odaklanmaya başladı. Ne kadar odaklandıysa da yapamadı. Lanet taşlar bir türlü hareket etmiyordu. Biraz daha sabretti. Ne de olsa toprağa karşı sabırlı olmak gerekiyordu. Babasının tarlasında bunu öğrenmişti. Topraktan mahsüllerini ancak uzun bir süre sonra alabiliyordu. Sabretmeyi denedi. Sonunda toprağın vücüdünün bir parçası gibi hisstmeye başladı. Ama ağır bir parçaydı. Hareket ettirmek istesede başaramıyordu. Biraz daha odaklandı. Sonunda taş hareket eder gibi oldu. Sanki kıpırdıyordu. Biraz daha deneyince toprağın yerden 1 santim yükseldiğini gördü. Başarmıştı. toprağı hareket ettirmeyi başarmıştı. İlk ders için fena değil diye düşündü. İleride çok güçlü bir toprak kullanıcısı olduğunu düşünerek hayallere dalmaya başladı...

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Anna A. Di Laurentis
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf
Terra Öğrencisi / 1. Sınıf
avatar

Lakap : Anna, Ann, ikinci adımı bilenler Ady'de der.
Mesaj Sayısı : 55
Nume : 2689

MesajKonu: Geri: 1. Toprak Dersi || 1. Sınıflar   Paz Mayıs 15, 2011 7:24 am

Küçük Anna annesiyle birlikte yürürken bir yandan elinde ki şekeri yiyor, arada sırada da annesine bakıp gülümsüyordu. Ardından eve giriyorlardı, fakat evde biri vardı. Hırsızı gören annesi Anna'yı odasına bıraktı, Anna hırsızın gitmesini bekliyordu sessizce. Ama sessizliği bir gürültü bozdu, Anna odasından çıkıp salona koştu. Annesi yerde kanlar içinde yatıyordu ve hırsız gitmişti.

Anna hızla uyandı, babasından ayrılıp buraya geldiği günden beri annesinin öldürüldüğü günü rüyasında görüyordu. Kalktı ve yatağına oturdu, annesi zaten ölmüştü ve şimdi de babasından ayrıydı. Ama şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Yüzüne bir gülümseme yerleştirdi ve ilk dersine girmeye hazırlandı.Hazırlandıktan sonra arkadaşı Sat'in kalkmasını ve hazırlanmasını bekledi. O sırada babasıyla geçen yaz çektirdiği fotoğrafı eline aldı, onu çok özlemişti ama şimdi babasını özlemenin vakti değildi. Sat'in hazır olduğunu gördüğünde birlikte dersliğe doğru ilerlemeye başladılar. Anna aşırı derecede heyecanlıydı.Koridorda ilerlerken aklında sadece az sonra gireceği Toprak Dersi vardı. Sanki sabah gördüğü kabusu hiç görmemiş ve babasını da hiç özlememiş gibiydi. Yanında en yakın arkadaşı Sat olduğu için ve az sonra derse gireceği için mutluydu. Anna gülerek ona deli denmesinin nedeninin bu ve bu tür şeyler olduğunu hatırladı. Ona istedikleri kadar deli deseler de Anna bu özelliğini seviyordu, belki bazıları akıllarında Anne ve babalı varken derse gireceklerdi ve ders boyunca ailelerini düşüneceklerdi ama Anna onları bir anda unutup derse odaklanabilirdi.

Sınıfın önüne geldiğinde kapıyı tıkladı Anna, heyecanı geçmişti artık. Babasıysa tamamen aklından çıkmıştı. İçeriden gelmelerini söyleyen bir ses duyduklarında içeri girdiler. Profesörleri bir kadındı, yaklaşık 25-30 yaşlarındaydı. Profesörün sesi buz gibiydi, yüz ifadesi de öyleydi fakat Anna profesöre karşı bir yakınlık hissetmişti. Belkide bu toprakla ilgili bir şeydi. Anna bu düşünceleri kafasından atarak yerine oturdu ve profesörü dinlemeye başladı. Profesör ilk olarak kendini tanıttı, sonra topraktan bahsetmeye başladı. Toprağın yaşamın ve ölümün elementi olduğu söylüyordu Profesör. Anna ölüm kelimesini duyunca dikkati dağıldı, aklına bu sabah gördüğü rüya geldi, yine annesini düşünüyordu. Anna bir kelimenin bile onun kafasındaki düşünceleri değiştirmesine sinir oluyordu. Annesi aklına geldiğinde gözleri doldu ve beyni adeta dersle ilgili şeyleri algılamamaya başladı. Ama Profesör dışarıya çıkıp elementiyle tanışacağını söylediğinde derse geri dönmeyi başarmıştı.

Aşağıya indiklerinde Profesör onları yere oturttu, yere oturduğu anda Anna kendini huzurlu hissetti. Toprağı seviyordu Anna ve elementine adeta tapıyordu. Toprak onun için huzur demekti. Kendini toprağın büyüsüne kaptırmıştı ki o sırada Profesör saygıdan bahsetmeye başladı, Anna yüz ifadesini ciddileştirdi. Profesör saygıdan bahsetmeyi bırakınca, toprağı hissetmeyi başaranların sağ tarafa geçmesini istedi. Anna hemen sağ tarafa geçti. Profesör önlerine konulan ufak taşları hareket ettirmelerini istedi. Bunu zihin gücüyle yapacaklardı, Anna tüm dikkatini topladı. Taşlar hareket etmiyordu, Anna sinirlenmişti ama taşları hareket ettirebilmek için sakin olmalıydı. Tamamen taşlara odaklandı ve sonunda taş hareket etti. Taşın hareket ettiğini görünce yüzünde büyük bir gülümseme belirdi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
1. Toprak Dersi || 1. Sınıflar
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Fantasia RPG :: Magia Adası ve Büyü Okulu :: Element Derslikleri :: Toprak Dersliği-
Buraya geçin: